Arnavutköy sahilindeki kayalıkların üzerine oturmuş olan Damla, Boğaz’ın hırçın dalgalarını ve karşı kıyının parıldayan ışıklarını izliyordu. Dizlerinin üstündeki mühendislik ders notları, yıpranmış sırt çantası ve elindeki karton bardak kahvesiyle dışarıdan bakan kimse için İTÜ’de okuyan sıradan bir öğrenciden farksızdı. Oysa gün çekilip sokak lambaları ıslak asfaltı aydınlatmaya başladığında, bu mütevazı profil tamamen farklı bir kimliğe devrediyordu.
Anadolu’nun küçük bir kasabasından büyük umutlarla geldiği bu devasa şehirde, fırlayan ev kiraları, ağır okul masrafları ve yalnızlık Damla’yı kısa sürede çaresiz bir noktaya getirmişti. Okulunu bitirebilmek ve kimseye yük olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmek adına girdiği bu yol; dışarıdakiler için tek bir yaftayla geçiştirilen, fakat içeriden yürütmesi müthiş bir irade ve soğukkanlılık gerektiren ağır bir sınava dönüşmüştü.
Gündüzün Sessizliği, Gecenin Maskeleri
Damla’nın yaşamı iki ayrı dünya arasında bıçak gibi kesilmişti. Gündüzleri fakülte laboratuvarında saatlerce çalışıp arkadaş ortamlarında göze batmamayı tercih eden o çekingen kadın; gece çöktüğünde Gayrettepe’deki küçük dairesinde hazırlanır, şık elbisesi ve kendinden emin duruşuyla şehrin ışıltılı hayatına adım atardı.
O gece Etiler’de lüks bir rezidansın dairesinde buluştuğu kişi, uluslararası bir teknoloji firmasını yöneten fakat başarının getirdiği ağır izolasyon içinde kaybolmuş orta yaşlı bir adamdı. Damla bu işte geçen süre boyunca çok önemli bir gerçeği kavramıştı: Karşısındaki insanlar yüksek ücretler ödeyerek aslında sadece fiziksel bir yakınlık değil, yargılanmayacakları, rol yapmaktan kurtulabilecekleri geçici bir "yargısız alan" satın alıyorlardı. Dinlenilmek ve maskesiz kalabilmek, onlar için en büyük ihtiyaçtı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.