Ortaköy’ün dere sokaklarına bakan dik yokuşundaki taş bankta oturan Rüya, Boğaz’a doğru süzülen sonbahar sisini izliyordu. Kucağındaki sosyoloji ders notları, yıpranmış bez çantası ve elindeki karton bardak kahvesiyle dışarıdan bakan kimse için Yıldız Teknik’te okuyan sıradan bir öğrenciden farksızdı. Oysa gün çekilip sokak lambalarının ışığı asfaltı parlatmaya başladığında, bu mütevazı profil tamamen farklı bir kimliğe devrediyordu.
Anadolu’nun küçük bir kasabasından büyük umutlarla geldiği bu devasa şehirde, fırlayan ev kiraları, akademik masraflar ve yalnızlık Rüya’yı kısa sürede çaresiz bir noktaya getirmişti. Okulunu bitirebilmek ve kimseye yük olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmek adına girdiği bu yol; dışarıdakiler için tek bir yaftayla geçiştirilen, fakat içeriden yürütmesi müthiş bir irade ve soğukkanlılık gerektiren ağır bir sınava dönüşmüştü.
Gündüzün Sessizliği, Gecenin Maskeleri
Rüya’nın yaşamı iki ayrı dünya arasında bıçak gibi kesilmişti. Gündüzleri kütüphanede saatlerce sessizce okuma yapıp arkadaş ortamlarında göze batmamayı tercih eden o çekingen kadın; gece çöktüğünde Beşiktaş’taki küçük dairesinde hazırlanır, şık elbisesi ve kendinden emin duruşuyla şehrin ışıltılı hayatına adım atardı.
O gece Kuruçeşme’de lüks bir sitenin dairesinde buluştuğu kişi, uluslararası bir fon şirketini yöneten fakat başarının getirdiği ağır izolasyon içinde kaybolmuş orta yaşlı bir adamdı. Rüya bu işte geçen süre boyunca çok önemli bir gerçeği kavramıştı: Karşısındaki insanlar yüksek ücretler ödeyerek aslında sadece fiziksel bir yakınlık değil, yargılanmayacakları, rol yapmaktan kurtulabilecekleri geçici bir "yargısız alan" satın alıyorlardı. Dinlenilmek ve maskesiz kalabilmek, onlar için en büyük ihtiyaçtı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.